Dülgerleşmek… Dülger Balığının Hikayesini Sait Faik’ten Dinlediniz Mi?

Dülger balığının hikayesini daha önce duydunuz mu Sait Faik’ten?
Derler ki; çok uzun zaman önce dülger balığı denizlerin en korkunç balığıymış, hatta onun için canavar diyenler bile olmuş. İsa onu iki parmağının arasına alıp kulağına bir şeyler fısıldayıncaya kadar bu böyle devam etmiş. O günden sonra sakinleşmiş, kendi köşesine çekilmiş. Oltaya takıldığında bile direnmez olmuş. Peki, tam o noktada dülger balığı hayatta kalmayı başarırsa?
Sait Faik dülger balığının aramıza katılması sürecini ise şöyle anlatıyor: ‘’ Onu atmosferimize, suyumuza alıştırdığımız gün, bayramlar edeceğiz. Elimize görünüşü dehşetli, korkunç, çirkin ama aslında küser huylu, pek sakin, pek korkak, pek hassas, iyi yürekli, tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız. Şaşıracak, önce katlanacak. Onu şair, küskün, anlaşılmayan biri yapacağız. Bir gün hassaslığını, ertesi gün sevgisini, üçüncü gün korkaklığını, sükûnunu kötüleyecek, canından bezdireceğiz. İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini, birer birer söküp atacak. Acı acı sırıtarak İsa’nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini, mahmuzları, kerpeteni, eğesi, testeresi ve baltasıyla kazıyacak. İlk çağlardaki canavar halini bulacak.’’

3_790x445

Hayatımızın bir noktasında hepimiz dülgerleşiyoruz aslında. Çoğunluğa ayak uydurmak için değiştiriyoruz kendimizi, olmadığımız biri haline geliyoruz. Bunu çok fazla tekrarladığımızda ise başladığımız noktayı kaybediyoruz. Buna rağmen durduramıyoruz kendimizi. Çünkü biliyoruz ki, farklı olanı kimse sevmez. Ne dersek diyelim, hepimiz aynı şeyi yapıyoruz. Farklı olanı kendi kalıplarımıza sığdırmak istiyoruz. Bunu başaramayınca da yok sayıyoruz, ötekileştiriyoruz. Fikir çeşitliliğinin ne güzel bir şey olduğundan bahsediyoruz mesela. Ama bizimle aynı şekilde düşünmeyen birine tahammül bile edemiyoruz. Veya bizim istediğimiz şeyin dışına çıkıldığında kırıp döküyoruz. Yaygın bir iki yüzlülük söz konusu.

zeus fber_790x445

Peki, bu kendimizi değişime tamamen kapatmamız anlamına mı geliyor?
Bu sorunun cevabı ‘’evet’’ değil. Ama ‘’hayır’’ olduğunu söylemek de çok zor. Bir arada yaşayabilmemiz için, bir şekilde çoğunluğa ayak uydurmamız gerekiyor. Fakat bu değişimin sonunda geriye kalan benliğimiz, gerçek benliğimiz mi olacak? Elbette akıllara bu değişimin dozunu belirlersek, bir sınır çizersek sıkıntı olmayacağı geliyor. Burada sormak istediğim şey; bu sınır nerede başlayıp nerede bitiyor? Bir yere ait hissetmek veya birileri tarafından kabullenilmek insana iyi hissettiriyor. Uzun vadede iyi hissedeceğimizi bilsek bile kendimizden ödünler vererek zaman zaman kötü hissetmeyi göze almalı mıyız? Ödün veriyorsak da bu ödün verme süreci ne kadar sürmeli? İnsanlar tarafından kabul edildiğimiz anda durup maskemizi mi çıkarmalıyız?
Değişime dair bu sorulara cevap bulamadım. En sonunda değişime değil, gelişime inandığımı fark ettim. İnsanoğlu her şeyi eleştirmek, kötülemek ya da ötekileştirmek için hazırda bekliyor. Hedeflerimize giden yolda birbirimizin yollarında birer engel haline geliyoruz bu yüzden. Bu engeller karşısında uzuvlarımızı kesip biçmektense esnemeyi, uzamayı veya zıplamayı öğrenmemiz gerekiyor. Hem kendi benliğimizi hem de çok övdüğümüz fikir farklılığını koruyabilmek için.

Özel İçerik: Tuğçe Parlak

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir